Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ülkenin birinde sanayisi ve iş alanları yok denecek kadar az olan bir şehir varmış. En büyük geçim kaynağı madencilik olan bu şehrin güzel insanları aynı zamanda tarım ve hayvancılıkla da uğraşır çok sıkıntı çekmeden geçinip giderlermiş.Ancak gün gelmiş hızla değişen dünya bu tekdüze yaşamaya alışmış insanlar içinde başka bir yol haritası çizivermiş, dedelerinin zorla çalıştırıldığı, babalarının selam verip işe başladıkları en çok güvendikleri ekmek tekneleri yüzlerine bakmaz olmuş. Birden bire sudan çıkmış balığa dönen, az da olsa uğraştıkları tarım ve hayvancılığında karınlarını doyurmaya yetmeyeceği, astarının kumaşından pahalıya geleceğini anlayan bu miskinler uykulu gözlerle bir çıkış yolu aramaya başlamışlar.Neyseki çok geçmeden bir mekanı cennet olası hayırsever bazılarının gözlerini açmış ellerinden tutmuşta bizimkiler valiz hazırlamayı öğrenmişler.Önce bir iki kişiyle başlamış, çok sürmemiş, gidenlerin gittiği yerde tutunabildiklerini gören diğerleri de kah peşlerine takılmış kimi yalnız denemiş nihayetinde sokaklarında insan sellerinin aktığı, evlerin üst üste dizildiği kendilerinden çok uzun zaman önce ülkenin değişik coğrafyalarından insanların gelip yerleştiği büyük şehri mesken tutmuşlar. İşten güçten elini eteğini çekmiş birkaç yaşı geçmiş emekli ve cesaretini toplayıp memleketini terk edemeyen ya da elinden tutan olmadığı için bu maceraya hiç ortak olmayıp babasının emekli maaşına ve köyünde yapılması gereken günü birlik işlere talim edenler hariç herkes bu yeni şehirde hayatlarını devam ettirmeye girişmişler. Evler tutulmuş, çocuklar şehir okullarına yazdırılmış ikametler değişmiş çok geçmeden bizimkiler doğma büyüme kentli olup çıkmışlar. Çok da zor olmamış bu geçiş süreci, çabuk adapte olmuşlar. Özellikle işleri ras gidenler hemen öğrenmişler, hem akılda vermeye başlamışlar memleketlerine vardıklarında bu şehirde iş bulabilirmiyim diyenlere tamamen iyi niyetten ve canı gönülden “ otur oturduğun yerde, büyük şehir adamı yer bitirir, hiiç bulaşma” bile demişler.Sürü içgüdüsü ile gene de birbirlerine yakın tutulan evler zamanla mesafe kazanmış, arada sırada bir araya gelinen mekanlar azalmış.Köyündeki en büyük tarla kadar alanda birkaç hane oturmuş olsalarda aylarca birbirlerini görememeye yada görmemeye en doğrusu görmezden gelmeye başlamışlar.Sonra geçte olsa başka bir şey gelmiş akıllarına, market, kasap, hırdavat tabelalarının yanı sıra ara ara gözlerine ilişen bilmem efendim falanca ili falanca ilçesi Derneği, fişmanca ilinin pişmanca köyü derneği gibi dernek tabelaları birkaçının aklını kurcalamış ve nihayetinde elini taşın altına sokabilecek cesareti bulan bu birkaç kişi neden bizimde bir derneğimiz olmasın diyerek yola çıkmış ve ite kaka bizim miskinlerle bir dernek kurmuşlar.Miskinlerin birkaçı silkinmiş uykusundan çok sevinmiş bu olanlara bazılarıda kısık gözlerle şöyle bir baktıktan sonra tekrar kabuğuna çekilip uyumaya devam etmiş.Kalan sağlar bizimdir felsefesi ile yürümüşler gitmiş diğerleri. Günler ayları aylar yılları kovalamış.Dernekçiliği çok seven, aidatlarını düzenli yatıran fırsat buldukça ziyaret eden, toplantılara katılanlar olmuş içlerinde,bir uğrayıp bir daha haber alınamayanda. Birde Derneği siyasi parti sananlar olmuş, pişmiş aşa su katmışlar, demokrasinin ne olduğunu bilememişler ¼’lik azınlıkla planladıkları mini darbe planları çoğunluğun karar duvarına toslayınca kuyruğu arka bacaklarının arasına kıstırıp terk etmişler, amacını bile tam olarak anlayamadıkları dernek çatısını, ve sevgili hemşerilerim gökten üç elma düşmüş, yalnız birisi çok çürükmüş, bu elmalardan bir tanesi bu yazıyı okuyanların başına, bir tanesi derneğini seven ve sahip çıkan Devreklilerin başına sonuncusu da yani çürük olan kalbinizden geçenlerin başına düşmüş.
“NE KALANA GİT DERİM, NE DE GİDENE KAL. KALACAK OLAN YERİNİ, GİDECEK OLAN YOLUNU BELİRLEMİŞTİR ZATEN.”